Genel Bilgi
Kronoloji
Destek Olan Kuruluşlar

Ekip
Çekim Anıları

Notlar

Multimedya

Anasayfa
Anadolu Yaban Koyunu
AnaAnaİletişim
e-posta

Belgesel...

Çekim Anıları

Mazlum Demirbağ - Görüntü Yönetmeni

Çocukluğum, doğanın hakim olduğu bir mekanda geçti. Sütünden faydalandığım inek, geceleri uzun uzun öten baykuş, sıcak yaz aylarında serçe yavrularını yemeye gelen yılan... Ne kadar yaban hayatıydı, ya da ben ne kadar yaban? Ama bu benim doğamdı. Çünkü aslanı, kurdu, kartalı sadece TRT belgesellerinde izlerdik. Bizden çok uzakta bir yerlerdeydiler. Afrika'nın ormanlarında...

Yaban koyununu çekmeye karar verdiğimiz İç Anadolu topraklarının bozkırında ne kadar vahşi bir doğa olabilirdi?

Uzun süredir Ankara'da oturuyorum. Tüm seyahat dönüşlerimde bozkırları seyrederdim. Cansız, uzun uzun, bomboş topraklar gibi gelirdi bana... Ta ki bu belgeseli çekene kadar. İnsanın aklına, buralarda canlı yaşayacağı bile gelmezdi. Her sabah gün doğmadan kalkıyor, gözetleme kulelerine gidiyorduk. Dürbünle, bazen de çıplak gözle doğayı izliyorduk. Öterek yaklaşan bir saksağan, çok uzaktan geçen bir tilki ya da zirvede bir yerlerde koyun silüetleri görüyorduk.

Oysa ben, öten saksağanın, gece kurtla mücadeleye girip kaybeden koyunun leşinin habercisi olduğunu çok sonra fark edecektim. Hatta saksağanın, kurdun sırdaşıymış gibi araziyi onunla birlikte dolaştığına tanık olacaktım. Saksağanlar, bir tür habercim olmuştu.

Bir gün, gözetleme kulesinde uyuyakaldım. Birkaç saksağanın sesiyle uyandım. Kalkıp dışarı baktım. İki kurt yanıbaşımda oynuyordu. Yaban hayatına girdiğimi işte o zaman fark ettim. Sanki zaman geçmiş, hayvanlar kurulu karar vermiş ve beni dünyalarına almışlardı.

Hikaye bir yana, temel sorun, bizim doğada gizlenebilmemiz... Onların hayatına tanıklık edebilmek için, onlar gibi yaşayabilmemiz. Çok sessiz, iyi gören, tetikte ve kendilerinden biriymiş gibi... Senin türünün varlığına saygı duyması içinse, artık şehirde yaşayan olmaktan çıkarak, arazide varlığını kabul ettirene kadar onlarla birlikte olmak gerekiyor. Çok sıkı dost olunmuyor ama, herkes birbirinin varlığına, güvenlik ölçüleri içinde sınır tanıyor. Yaşam döngüsünün devamı için, varlığını sürdürebilmek, türünün yok olmamasını sağlamak, aç kalmamak ama av da olmamak gerekiyor! Yani en iyi olmak zorundasınız. En iyi koşan, en iyi gören, en iyi saklanan... Hayatta kalmanın en temel ilkesini bilerek... "Kendini bırakmadan"

Biz insanlar, şehir hayatıyla kendimizi o kadar bırakmışız ki... Dalgın, iç dünyalarımıza çekilen yaşamlarımızda, gerçek yaşamın kendisinden uzak. Oysa varlığımızı sürdürebilmek için tetikte olmamız gerekiyor. Tıpkı Bozdağ'daki gibi. Bir an kendini bırakırsan yem olursun! Şehir yaşamımızda o kadar yem olmuşuz ki!

İşte şimdi bu uçsuz bucaksız bozkırlara daha bir anlamlı bakıyorum. Seyahatlerime gelip giderken gördüğüm sarı otların dünyasında ne mücadeleler yaşanıyor daha bilmediğimiz.

Bozkırın çocuklarının mücadelesi bunlar. Bozkırın gerçek çocukları onlar.

Ece Soydam - Yapımcı/Yönetmen

Her şey bir yana, bu belgeselle çocukluğumdan beri hayalini kurduğum işi yapmaya başlamış oldum. Aslında hiç kolay olmadı, ama bir şeyi bu kadar çok sevince insan her türlü zorluğa katlanabiliyor. Daha program önerisi aşamasından başlayarak, yayın gününe kadar nelerle uğraştığımı burada yazmayacağım bile. Onlar unutulabiliyor, ama çekimler sırasında yaşadıklarımı ve öğrendiklerimi hiç unutmayacağım. Örneğin, insan 15-20 gün boyunca banyo yapmadan da durabiliyormuş! Her gün sabah 04:00'te kalkıp akşama kadar kıpırdamadan oturabiliyor, gördüğü her şeyi yaban koyununa benzetebiliyor, koca bir araziyi mahallesini tanır gibi tanıyabiliyor ve en küçük bir hareketi, en küçük bir değişikliği anında fark etmeye başlayabiliyormuş.

130 çekim gününün en iz bırakan olaylarını özetlemek gerekirse, şunları sayabilirim:

Çekimlerin ilk günü arazi aracının bagaj kapağı açıldığı için eşyalarımızı yol boyunca döke döke gidip, bu durumu ancak kuleye varınca fark ettik.

Kışın bir gün arazi keşfi için danışmanlarımızdan Emin Bey'le yalnızca yarım saat mola vererek 10 saat boyunca karlı dağlarda yürüdük. Hava karardığında bizi endişe içinde almaya gelen ekip bizim en ufak bir yorgunluk belirtisi göstermeden, sohbet ederek yürüdüğümüzü görünce, o güne kadar herkesin şüpheyle baktığı ben, bir anda konum değiştirdim. Koruma görevlileri, arazide yürümek istemeyen biri olursa "bir Ece Hanım kadar olamadın" demeye başladı. O gün unutamadığım bir başka şey de, akşam soğuğuydu. Telefon etmek için eldivenimi çıkardığımda elim anında uyuşuyordu.

Kışın atlattığımız en büyük tehlike, bir sabah araziye çıkarken neredeyse şarampole yuvarlanmamızdı. Sabah arazi aracı yetersiz kalacağı için traktörle çekim kulesine giderken, yokuşu çıkamadık ve kaymaya başladık. Şoförümüz bir yandan manevra yapmaya çalışıyor, bir yandan da arkadaki römorku idare etmeye çalışıyordu. Aşağı yuvarlanmaktan kurtulduk ama o rampayı her çıkışımızda aynı korkuyu hissettim.

Kış, tüm zorluklarına karşın, arazinin en etkileyici olduğu dönemdi. Gerçeküstü bir resim gibi, hem de bizim de bir şekilde içinde olduğumuz... İşte onun içinde olmak, onun bir parçası olmak, benim için yaşamın anlamı sayılabilecek bir mutluluk kaynağı. Aslında anlatması çok zor, ama bunu düşünmek bile beni gülümsetiyor.

Baharda kullandığımız robot kameraya kumanda etmek için, küçük bir çadırda saatlerce bekliyordum. Bir gün burada bol bol ter döktükten sonra, gitme vaktiği geldiğinde ayağımı dışarı çıkarmamla bir yılanın tam bastığım yerden kaçarak gitmesi bir oldu. Yazın ise, kaldığım odanın penceresinde bir akrep öldürmek zorunda kaldım. Gene de en kötüsü, Kasım ayında kuleleri kuşatan kara sineklerdi.

Yaban koyunlarının doğum anını çekmek için baharda bir süre üç kişi ve üç kamerayla çalıştık. Milli Parklar'ın alan içinde kullanmamız için bize verdiği arazi aracıyla önce Mazlum'u kuleye bırakıyor, sonra robot kameranın başına Erdinç'i bırakıyor, ben de MiniDV kamera ile en tepelerdeki kayalık bir alana gidip, iyice kamufle olabileceğim bir kaya dibine yerleşiyor ve günde yaklaşık 16 saat orada bekliyordum. Bir gün sürüden ayrılan hamile bir dişi (doğum yapmak için sürüden ayrılarak tek başlarına geziyorlar) beni hiç fark etmeden 2 metre yakınıma geldi. Ben oturduğum yerde iyice büzülmüş, gözlerimi kameranın arkasına saklamış, dikkatle onu izliyordum. Tam önümde yatınca, kalbim küt küt atmaya başladı. Doğum anını bu kadar yakından görebilecek ve kaydedebilecek miydim? Orada sadece o ve ben vardık. Ben heyecanla beklerken o yerinden kalkıp yürümeye başladı. Artık onu kamerayla takip edemiyordum, sol tarafıma geçmişti. Ona hissettirmeden, çok yavaş ben de sola döndüm. Ama onu hala göremiyordum. Sadece gözümü kıpırdatıp onu bulmaya çalıştığımda, bir an göz göze geldik! O tabii ki kaçtı. Doğum bakımından büyük bir hayal kırıklığıydı, ama ona o kadar yaklaşmış olmak, ben açıkta olduğum halde beni hiç fark etmemesi ve bir yaban hayvanının bu kadar yakınında onunla aynı anı paylaşarak birbirine bakmak anlatılması güç bir deneyimdi. Küçüklüğümden beri hayvanlarla konuşabilmeyi, onlara zarar vermeyeceğimi, benden kaçmalarına gerek olmadığını anlatabilmeyi çok isterdim. İşte o an buna gerçekten ihtiyacım vardı.

Çekim aşamasından sonra ise beni daha zorlu işler bekliyordu. 101 adet çekim bandının içerik dökümünü yapmak, bunca malzemenin içinden yalnızca 40 dakikalık görüntü seçmek, metni oluşturmak, çok zaman alan, çok yorucu, ama bir o kadar da keyifli bir süreçti.

Bozkırın Çocukları benim için çok özel bir işti. Türkiye'de ve TRT'de, tek bir yaban hayvanı türü üzerine yapılan ilk doğa belgeseli olmasının yanı sıra, benim için de bir ilkti. Benim şansım, ilk belgeselimin, bunca yıldır gerçekleşmesini umduğum bir hayal olmasıydı. Acemiliklerim ve hatalarım olduysa, gelecek projelerde telafi etmeye çalışacağım.

 

  TRT ANKARA TELEVİZYONU BELGESEL PROGRAMLAR MÜDÜRLÜĞÜ ©2004